23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı

Çocuklarımız , umut ışığımız, geleceğimiz. Sizlere armağan edilmiş bu ilk milli bayramımızın ,Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızın 98. yılı kutlu olsun.Bu vatanı işgal altından kurtarıp yeni ufuklar açan ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk , silah arkadaşları ,bu vatan için canını vermiş tüm şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyoruz.
              23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun.

Dünyanın Günü

 İnsanlar hayatlarındaki önemli şeylere çeşitli kutlamalar icat ettiğinden ,
 üzerinde yaşadıkları dünya içinde ,bundan elli yıl önce böyle bir ''Dünya günü'' kutlamaya başlamışlar.Dünya bizi bağrına basmış,insanlar dahil  sayısız varlığa sahip bir gezegen.Sınırlı bir süre de olsa ömrümüzü geçirdiğimiz bir yuva gibi.
Ormanı , çölü;okyanusu, gölü; dağı ,tepesi; buzulu,yanardağları; kıtaları ,adaları.
Tahayyül edecek o kadar güzel varlığa sahip ki.Tahmin edilemeyecek kadar çeşitli sayıda canlıyı ,üzerinde barındırıyor.Mevsimden mevsime geçiyor. Binbir çeşit iklim olayı yaşatıyor biz insanlara.Tükenmez gibi gördüğümüz kaynaklara sahip.Her yaşadığımız zaman dilimine bir şeyler saklamış, her zaman diliminde yaşayan insanlar yeni bir şeyler keşfediyor.Hiç sıkmıyor üzerinde yaşayan canlılarını. Keşfedecek hep yeni şeyler buluyor insanlar.Böyle bir dünyanın varlığını, kaynaklarını nesilden nesile saklayabilmek, insanın görevi olmalı. Üstelik dünya üzerinde yaşayan hemen her canlı birbiri ile bir şekilde bağlı.Birine gelecek zarar, pek çok başka canlıya zarar verebiliyor.Teknoloji , bilim, araştırmalarla bir şekilde gelişiyoruz derken,bu gelişmeler  üzerinde yaşadığımız ,bizi misafir eden güzel dünyaya  zarar değil, yarar sağlamalı. Gelişmelerde en çok buna dikkat etmeli bence insanlar. Dünya bize yuva olmuşsa sadece bize değil sayısız başka canlıya da ev sahipliği yaptığını düşünerek ,ona göre davranılmalıdır,diye düşünüyorum.
Dünyamızın kıymetini bilelim.
Yaşadığımız hayatlar dünyaya zarar değil yarar sağlasın..



tarçınlı anne kurabiyesi


Mutfağa girip kek, kurabiye pişirmek, yeni yemek tarifleri denemek ayrı bir keyif işi.Hele pişirdikleriniz sevdicekleriniz içinse. Blogum önceleri yemek tariflerine aitti. Sonra konsept değiştirdim:)Belli nedenleri var elbet.
Bir kere en önemlisi çocuklar öğrenim amaçlı evden ayrıldılar.Dolayısıyla mutfakta geçirdiğim zamanlar azaldı.Çünkü neden, yapıp pişirmesi güzel ama yapılanları yemenin ,fazla kilo olarak geri gelme riski vardı. Hadi kilo gelsin de kiloda bir sürü rahatsızlığı peşine takıp da geliyor malumuz.
 Velhasıl çok sık kek, kurabiye pişirmesemde arada gözüme çarpan tarifleri denemeden de geçemiyorum.Mesela akşam üzerleri dumanı tüten sıcacık demli bir bardak çayın yanına, mis gibi tarçın kokan, içi bol fındıklı bir kurabiye olsa  iyi gitmez mi? diyorum.Geçiyorum mutfağa.
Hem bu hafta sonu kızım geliyor.Kurabiye kavanozu boş kalmamalı. Değil mi? 
Bu tarifi ,en popüler sosyal medya ağlarından hatta bloglarımızın papucunu dama atan instagrama bakınırken buldum. 
Semranın Mutfağından  .. Genelde tariflerini denediğim ve doğru tarifler veren bir sayfa.
Bu şahane tarifi için teşekkürler..Sık yapacağım kurabiye listeme girdi bile..
*125 gr tereyağ,
*1 çay bardağı zeytinyağ,
*1 yumurta(sarısı hamura, akı üzeri için)
*4 çorba kaşığı toz şeker,
*1 çorba kaşığı tarçın,
*1 su bardağı iri kırılmış fındık,
*2 su bardağı un,(8 çorba kaşığı)
*1 çay kaşığı kabartma tozu,
*1 paket vanilya,
üzeri için;
*3-4 çorba kaşığı kavrulmuş susam.
Bunlar malzemeler. Hepsi ile güzel bir hamur yoğurup, ceviz büyüklüğündeki hamur parçalarını yuvarlayarak ,önce yumurta akına sonra kavrulmuş susama bulayın,verin fırına,pişsin.
Misss gibi
tarçın kokusu...Geldi mi size..
Bence deneyin.
Ağız tadıyla..
Güzel bir gün olsun.




Proust Anketi

Orta ya da lisedeyken böyle cicili bicili kalın karton kapaklı,anket defterleri vardı.İçinde çeşitli sorular bulunurdu..Birbirimize verip soruları cevaplamasını isterdik arkadaşlarımızdan.
Geçen gün Çilek suyu Sibel'de  bu tip bir anket görünce, cevaplamak istedim.Ünlü bir Fransız romancı olan France Proust'un anket defterinden alıntıymış sorular. Daha önce duymamıştım bu Proust anketi sorularını.
Basit gibi görülen, bazıları insanı düşündüren sorular.
Akşamın bu dingin saatlerinde, klavye başında karşımda sorular ufaktan cevaplayayım, dedim;

1*Sizi en çok üzecek olay .;Zor soru.Bu konuyu  konuşmak bile istemem.

2*Nerede yaşamak isterdiniz? Keşmekeşten uzak, kurallara uyulan bir yerde, medeni bir şehirde yaşamak isterdim.

3*Yaşayabileceğiniz en mutlu an ;Hamile olduğumu öğrendiğim ilk an.Onun kadar tarifsiz bir mutlu anım olmadı.

4*Hangi hataları hoşgörüyle karşılayabilirsiniz?  Entrika falan içermiyorsa hoşgörülebilir. Hangimiz hatasızız ki..
                                           

5*En sevdiğiniz erkek karakter ;Babacan,bilgili..

6*En sevdiğiniz kadın karakter; Güçlü karakterli kadınlar.

7*Tarihteki favori kahramanlarınız ;Yok.

8*Gerçek hayatta favori kadın kahramanınız  : Favorim ya da kahramanım olacak isimler yokmuş.

9*En sevdiğiniz ressam :Sadece beğendiğim resimler var, belli bir ressam yok.

10*En sevdiğiniz müzisyen :Zeki Müren'i her daim zevkle dinlerim.

11*Bir erkekte en beğendiğiniz özellik; Bilgili olması, nazik olması.

12*Bir kadında en beğendiğiniz özellik ; Sakinlik,anaçlık.

13*En sevdiğiniz erdem ; iyi yürekli olmak.

14*Yapmaktan en mutlu olduğunuz iş; çocuklarıma yemek pişirmek, yazı yazmak.

15*Kimin yerinde olmak isterdiniz? Halimden memnunum:)Yerine geçmek isteyeceğim benden daha mutlu mu?..Bilemem ki.

16*Arkadaşlarınızda hangi özellikler olmasını istersiniz? Az olsun öz olsun,dost olsun..

17*Kendinizde gördüğünüz en temel eksiklik ;  Öfkemi içime atmak.

18*En sevdiğiniz renk ;Ne güzel bir soru.Sanırım yeşil ve mavi.

19*En sevdiğiniz çiçek ;Misss gibi kokan bir leylak, bir mimoza ,bir hanımeli olabilir.Güzel kokulu çiçeklerin hepsi.

20*En sevdiğiniz kuş; tabii ki serçe.

21*En sevdiğiniz yazar ; Zülfi Livaneli,Nazan Bekiroğlu okumaktan zevk duyduğum yazarlardan.Aklıma gelmeyen başkalarıda vardır mutlaka.

22*En sevdiğiniz şair ;Orhan Veli.

23*Tarihte en sevmediğiniz karakter ; Kötü karakterlerin hepsi.

24*En çok isteyeceğiniz özellik ;İflah olmaz bir Polyanna  olmak isteyebilirdim.

25*Nasıl ölmek istersiniz? Hayırlısı..

26*Hayattaki sloganınız ;*İyi düşün iyi olsun.*Geçmişe takılı kalma.

27* Şu anki ruh haliniz ; Fena değil.

                                       

Misafir

Dün Fena sıkıldım akşama kadar;
İki paket cıgara bana mısın demedi;
Yazı yazacak oldum sarmadı;
Keman çalacak oldum ömrümde ilk defa;
Dolaştım,
Tavla oynayanları seyrettim,
Bir şarkıyı başka makamla söyledim.....

Bende bu şiirdeki gibi sonunda misafirliğe değil ama klavye başına geldim.
Baktım Google Orhan Veli Kanık için doodle hazırlamış.Orhan Veli Kanık'ın
104.yaş günüymüş. Şiirlerini çok severim.
Açıp kitabı Orhan Veli şiirlerinden okudum bu sabah:

Sizin İçin;
Sizin için insan kardeşlerim,
Herşey sizin için,
Gece de sizin için,gündüz de;
Gündüz gün ışığı,gece ay ışığı;
Ay ışığında yapraklar,
Yapraklarda merak;
Yapraklarda akıl;
Gün ışığında binbir yeşil;
Sarılarda sizin için ,pembeler de....

Herşey sizin için..



Gününüz aydın olsun.
Bu gece Miraç Kandili aynı zamanda.
Hepinizin kandilini kutluyorum..


Kartal havası

Mevsimlerin en süslüsü hangisidir? diye düşünsek ki düşünmeye gerek yok aslında, ilk yaz  denen ilkbahar ilk akla gelendir. Şimdi eğri oturup doğruyu konuşmak icap ederse İBB'nin en iyi olduğu konulardan ,en çok çalışırken gördüğümüz alanlardan biri, park bahçe işleri. Her boş alana yapmaya çalıştıkları parklara ,mevsimine göre begonyalardan, menekşelere, güllere,sümbüllere envai çeşit çiçekleri ekerler. İstanbul'da tarihsel bir geçmişi olan lale , nisan ayı geldiğinde başrole çıkar,adına festivaller şenlikler,falan düzenlenir. Mesela dün bir üst geçitte reklamını asmışlardı;Sultanahmet meydanında çok büyük bir lale halısı yapmışlar.Nasıl bir şey bilemedim,giden varsa belki anlatır. Bir zamanlar lale zamanı lale bahçesi ile ünlenmiş  Emirgan'a  gidilirdi.
Emirgan lale bahçeleri  pek meşhurdur halada asıl görsel şölen oradadır.Şimdi trafik, kalabalık falan ,gidilmesi zor.Pek gereği de kalmadı zahir. Çünkü artık laleler İstanbul'da her köşe başında ,hemen her kaldırım taşında, her orta refujde her boş toprak parçasında dikili.İlk zamanlar olduğu gibi koparıp eden yok
Alıştı herkes çiçeklere. 

 Henüz piknikçilerin mangalları ile duman altı etmedikleri sahilimiz şu günlerde en güzel mevsimini yaşıyor.Karşıda adalar manzarası, mavi gökyüzü, martılar,laleler,mis kokulu sümbüller,serçe cıvıltıları.
İnce belli bardakda ,demli bir de çay. 
Daha ne olsun.
Güzel bir haftasonu diliyorum.

Saklı Seçilmişler

Gün geçmiyor ki insanlara  beslenmeyle ilgili yeni bir şey duyurulmasın. Şunlar sağlıklı yiyecekler,bunlar aman ha çok zararlı, diyerek çeşitli besin türleri, farklı zamanlarda önümüze sunuluyor. İçeceklerimiz bile seçilip gözümüzün önüne konuluyor.
Bir yandan allı pullu reklamlarla, iştah açıcı görsellerle sunulan yiyecekler, sonra bu yiyecekleri yersek,'' şöyle şişmanlarsanız, böyle yiyip içerek zayıflar sağlıklı olursunuz'' diyen uzmanlar.
Oysa tüm insanların beden yapıları farklı ve her insan metabolizması apayrı çalışıyor.
Soner Yalçın  'Saklı Seçilmişler' kitabında ,insanlığın beslenme düzenini yıkmaya,bozmaya çalışan küresel sermaye şirketlerinin bunu nasıl bir gıda terörü organize ederek yıllardır sürdüregeldiğini anlatmış.
İnsanlığın temel besini olarak görülen buğday tohumundan, hibrit tohumlara,
GDO'lu mısırlara, süt,et ve bir çok sebzelere kadar ,nasıl bir kimyasal zehir düzeni kurulduğunu, bu düzeni geliştirdikçe insan ırkının geleceğinin nasıl tehlikeye girebileceğinden araştırmalar ışığında bahsetmiş. İnsanların alışık olmadıkları ve beden yapılarına hiç uygun olmayan bir beslenme düzenine sokulduklarını,tarihsel bir gözlemle, sebepleriyle araştırarak ortaya koymuş. Hangi küresel şirketlerin, hangi amaçlarla insan ırkına bu düşmanlığı yaptığını çözmeye çalışmış.
Evet bu kitabı okuyup , etrafımızda yaşadıklarımız, görüp işittiklerimiz ile birleştirince ,nasıl bir gıda terörü ile karşı karşıya kalındığı hususunda ikna olmamamız mümkün görünmüyor.
 Yaşadığımız dönem, tükettiğimiz besinler bedenimize nasıl bir zarar verecek ,
diye düşünmeden yiyip içemediğimiz bir dönem .
Aklımıza ;acaba içinde GDO var mı?
Ya da; bu tatlı NBŞ'li mi?
Tavuk acaba antibiyotikli yemle mi beslenmiş,gezen tavuk mu ?
Yumurtanın rengi ne kadar turuncu, boyalı yemden mi?
Bu sebze bu mevsimde nasıl yetişmiş?
Bu etler ithal mi? Nasıl yemle beslenmişler?
Bu yağ ne yağı? İçine başka yağ karışmış mıdır?
Bu un nasıl bir buğdaydan, beyaz ekmek mi kara ekmek mi?
Bu balık çiftlik mi?deniz mi?
vs.vs.vs..
Yazarken farkettim ,soruları o kadar çoğaltabilirsiniz ki yemeğin sadece lezzetini düşündüğümüz zamanlar baya gerilerde kalmış.

       Tarihsel araştırmalara dayanan bu kitabı okuduktan sonra, olayı daha ayrıntılı görüp, bu gıda terörüne ve kimyasal zehirlenmelere yol açan insanların, 'nasıl insanlar'olduğu sorusuda aklınıza takılıp kalacaktır.
Belki vahamet içinde kalacaksınız.
Yine de kesinlikle tavsiye ediyorum.
.

yeni bir ay daha.

Evde yetiştirdiğim saksı bitkileri baharlar birlikte çiçeğe durdular. Seçmişim gibi evimdeki bitkilerin ,çiçelerinin rengi ya pembe ya eflatun.
 Hani ''Çiçeklerle konuşma'' seviyesinde olmasam da sularıyla,topraklarıyla,
evin içinde hangi köşeyi daha çok sevdikleriyle ilgilenirim.

En önemli şey yerini sevmeleri.Güneş görecekler, camdan gökyüzünü seyredecekler. Bir de sularını verdiniz mi evinizde en güzel,en renkli varlık olarak bir köşede durup dururlar.



Nisan ayı geldi bol yağmurlar başlar ,bereketiyle birlikte, toprağı suya doyurur umarım. Nisan çiçeklerin ayı, ilk yazın en güzel ayı.  
Birde unutmayın Nisan ayı ,şaka ile karışık başlar. Çocukluğun en tatlı anıları arasındadır
1 Nisan şakaları.Hele ki özellikle öğrenciyken okulda yapılan şakalar..
Şimdi yapıyor mu çocuklar acaba? Çok fazla eğlenme seçeneği olmayan o zaman çocukları için bir kaç gün önceden planlanan, güldüren, neşelendiren oyun tadında şakalar yapılırdı.Tabi çocukken hayat biraz daha benim çiçeklerin renginde görüldüğünden, pek güler pek eğlenilirdi.
Evet, Nisan ayı güzel günler,iyilikler getirsin temennimide buraya birakarak yazımı noktalamak istiyorum.
Görüşmek üzere..
iyi haftalar.

iyilik,sağlık

Bu hafta sağlık sorunları ile geçiyor yok yok geçti,diyeyim ,geçsin gitsin. Yanlış teşhis ile gereksiz yere iki çeşit antibiyotik yüklenen sevgili hastam ilaçları bırakınca kendine geldi. Baştan yapması gereken bir tahlili,en sona bıraktığından yanlış tedavi uygulayan, iki gün bizi telef eden doktoru protesto ediyorum. Üstüne üstlük sekreterinin sattığı ... marka probiyotigi almamızı önermesinden hiç bahsetmiyorum protestomda. Biz canımız derdinde, o probiyotik derdinde.
Neyse ,iyi olduk şükür.

şaşırtan davranışlar..


   Filozof Eflatun'a sormuşlar.
İnsanın en şaşırtan davranışları nelerdir?diye.
O da cevaplamış;
-Çocukluktan sıkılıp büyümek isterler,
  ne var ki çocukluklarını özlerler,
-Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler,
  ama sağlıklarını geri almak için de para öderler.
-Yarından endişe ederlerken bugünü unuturlar,
  sonuçta ne bugünü ne de yarını yaşarlar.
-Hiç ölmeyecek gibi yaparlar,
 ancak hiç yaşamamış gibi ölürler..


Limon ile martı

:
Sabah mahmurluğum henüz üzerimde, ayılmaya çalışıyorum. Dışarıda güzel bir bahar havası.Pencerenin dışında martılar her zamankinden daha kalabalık bir şekilde bahçenin üzerinde pikeler yapıyor, halka olmuş dönüp duruyor.Sanki biraz telaşlılar mı, bana mı öyle geldi. Martıların dönüp durduğu havadan özendim biraz içeri o ılık bahar havası girsin diye camı açmak üzere pencereye gittim. .
O sıra da gördüm işte beni dehşete düşüren manzarayı,kanım dondu, rengim attı sanki.
Bizim apartmanın bahçesinde, araba park yerlerinin köşesinde kurulmuş bir basketbol sahası var.Gündüz çocukların içerisinden hiç çıkmadığı bu oyun alanının geceleri kapısı kapatılır. Lakin  kapısı açık bırakılmş olmalı ki sitemizin yavruluğundan beri sahiplendiği,bakıp büyüttüğü Limon ,bir martı ile birlikte basket sahasında kapalı kalmış.Limon arkada, martı ki yavru sanırım önde koşturup duruyorlar.Martı arada uçmaya çabalıyor,ancak sahanın üstü de yanları da tellerle kapalı olduğundan zavallı martı uçup kaçamıyor. Bizim semirik ve şımarık Limon her zamanki avcı tavırlarıyla önce yere doğru yapışıp siniyor sonra ok gibi fırlayıp bağırmaktan başka bir şansı olmayan avını,köşeden köşeye sıkıştırıp kovalıyor.
Ay! içime fenalık geliyor benim.
Bu arada diğer martılar basket sahasının üzerinde halka olmuşlar , dönerek acı acı ,gaak gaaak diye, adeta haykırıyorlar, martı sayısı onları geçiyor, gittikçe sayıları artıyor.
Gözlerim Limon ve yavru martıdan ayrılıp, 'acaba bunlar içeride nasıl kaldı'
derken , sahanın dışında, tel kapının önünde  bekleyen apartman görevlisini görmeyim mi?
Adam keyifle kapının önünde dikilmiş martı dışarı kaçmasın ,diye beklermiş meğer..
ay! içime yine fenalık geliyor benim.
Koştura koştura balkona geçtim.Oturduğum daire oldukça yüksek katta sesimi duyurmam zor.Avaz avaz ''kapıyı aç ''diye bağırasım var.''Bırak martıyı uçsun gitsin''.Limonla martı birbirine girecek.
Tam o esnada bir kadın sesi geldi ,basket sahasının hemen bitişiğindeki dersaneden;
 Çocukların çoğu camlarda üzüntü içinde aşağıdaki manzarayı seyrediyor.Sanırım öğretmenleri olan kadın ,sağolsun,pencereden sarkmış bizim görevliye seslenerek uyardı;
''Kardeşim açsana kapıyı uçsun martı, çekil ordan,çekil aç kapıyı,hadi.aaa.''.
İçime bir su serpildi.
Kendisine ne denir bilemediğim ,görevli kapıyı açar açmaz sahanın içinde dört dönüp uçacak yer arayan zavallı martı, fırlayıp kaçtı.Limon avını elinden kaçırdığı için apartman görevlisine sinirlenmiştir epey, ama hayvan sevgisi hayvanlar arasında taraf tutmayla olmaz ki. Martıyı kapana kıstırayım
bizim Limon eğlensin biraz ,değil ki olay.
Her sabah damlarda karşı karşıya bakıştığımız, yavrularını uçurmayı öğretmelerini izlediğimiz, yiyeceklerini birbirleri ile bazen paylaşıp bazen bir lokma için birbirleriyle didişmelerini seyrettiğimiz martılar da İstanbul ahalisi sayılır. Onlar da bizim komşularımız gibi.Cam kenarına yemek vermezsek camı tıklatırlar, gün batımında güneşi seyrederler,lodoslu havalarda kendilerini rüzgara bırakarak uçarlar,onları seyretmenin keyifine diyecek olmaz.
Hep kedi severiz ,köpeklere bayılırız. Olmaz ki.
Düşünsenize martısız bir İstanbul..
Neye benzer.

                                                                                  .



Fener, Balat gezisi

Evet son iki paylaşımımda anlaşıldığı üzere eski İstanbul tarafına bir gezi yaptım.Kartal'da yaşayanlar İstanbul'da yaşamalarına rağmen 'İstanbul'a gidicez, İstanbul'dan geldik '' diye konuşurlar.Mesafe uzun olmasa da ,eski zamanlarda ulaşım zorluğundan dolayı gidilmesi epey zaman alırmış.
Değişen bir şey yok , şimdi de trafik sorunu yüzünden gidilip gelinmesi epey zaman alıyor. Neyse İstanbul'a gittik gezmeye anlayacağınız. İlk durak Edirnekapı idi.
İstanbul un yedi tepesinden biri .Tam üzerinde Mihrimah Sultan Camii var.
 Rivayete göre Mimar Sinan gizliden gizliye sevdiği Mihrimah Sultan için önce Üsküdar'da sonra Edirnekapı'da olmak üzere iki cami yapmış. Edirnekapıdaki caminin yerini Mihrimah Sultan ,Mimar Sinan'a bırakmış,'sen seç', demiş.
O da gelip İstanbul'un tepelerinden birine,güzel sade bir cami inşaa etmiş ki buralardan Üsküdar görülürmüş zamanında.Şimdilerde sadece karşıda çirkin yapılaşma görünüyor.
Ne yazık.


Edirnekapıdan sonra Fener ve Balat taraflarını da dolaştık.Fener İstanbul'da en çok kilisenin bulunduğu bölge imiş. Burada da pek çok hayal kırıklığı yaşadık maalesef. Bir kere eski çağlara ait yapılara karşı bir ilgisizlik, bir bakımsızlık hali hakim.Çoğu restore ediliyor diye yıllardır brandalarla çevrili kapalı.
(Tekfur Sarayı kalıntıları olduğu düşünülen yapı)
İstanbul'un kapılarından Eğri kapı efendim;
Fener Rum Patrikhanesinin binasını gördük, gayet sade bir bina idi.Yalnız içerisi için aynı kanaati paylaşamayacağım,çok büyük değil ama ihtişamlı bir şatafat mevcut .

Yıllarca Patrikhane olsa olsa burasıdır sanılan muhteşem görünümlü kırmızı
Fener Lisesi binasına çıkmak da ayrıca zahmetli oldu. O kadar dik bir yokuşun sonunda ki.İnanılmaz. Neyse yolu tırmandığınızda karşınıza çıkan yapı çok güzel.Sadece 50 kadar öğrencisi varmış. Yine dışarıdan gözlemlediğimiz bir bina oldu ,kapıları kapalıydı. İstanbul'un yakasında duran şık bir broş gibi güzel görünüyor.
İçerisine giremediğimiz için üzüldüm. Binanın resmini bile almak çok zahmetli ,o kadar tepede ve o denli dik bir yokuşun içindeki giriş kapısı, topluca resim çektirmek isterken , bina resimde görünecek mi bilemedik, neyse görkemli bina arkamızda kalmış halde topluca poz verebilmişiz.

Fener de bir çok kilise mevcut.Bir kaçını gezdik, camileri ziyaret etik.
İbadethanelerin kendine has bir özelliği sanırım, hepsi ayrı bir huzur hissettiriyor tarihden bu yana gelenler hikayeleri ile bambaşka etkiliyor.
Bunca yol yürüdükten sonra yorgun ayakları ,Pier Lotti tepesindeki çay bahçelerinde içtiğimiz birer bardak sıcacık, demli çayla birlikte dinlendirdik. Gözlerimiz manzara keyfi yaptı , yine de iyi ki gelmişiz, diye soluklandık. Teleferikle inerken ve çıkarken ,bu yaşının başını almış koca şehirin kabahati değil içinde yaşayan insanlar hoyrat kullanmış, kıymet bilip gerekli ihtimamı göstermemiş, diye düşündük.Nihayet gezi bitip otobüse döndüğümüzde tüm çirkinlikleri unutup güzelliklerin tadı damağımızda bir sonra nereyi gezsek diye düşünmeye başlamıştı otobüs ahalisi..
Ah güzel istanbul..

(bu 3 paylaşım gezi ile karışık duygu ve düşüncelerimin yazısıdır.)

Kariye Müzesi

Dedim ya İstanbul sizi teselli edecek güzelliklerini her an karşınıza çıkartabilir.Sokak aralarında söylenerek dolaşırken ,kendinizi binlerce yıl öteden gelmiş bir yapının önünde bakakalmış bulabilirsiniz.Çünkü İstanbul çok eski zamanlardan beri pek çok medeniyetin ,yaşamın, insan topluluğunun ev sahipliğini yapmış,türlü inanışların eserlerine sahip devasa bir şehir.Eskisi yenisi ile kiliseler, camiler,sinagoglar bunun gibi pek çok ibadethane,mabet aynı semtlerin, farklı sokaklarında boy gösteriyor.
Edirnekapı semtide bunlardan biri. Edirnekapı 7tepeli İstanbul'un tepelerinden altıncısı. Semtin sokaklarından dolaşarak aşağılara inildiğinde, geçmişi Bizans dönemine kadar uzanan Kariye Müzesi sizi bekliyor olacaktır. Doğu Roma İmparatorluğu zamanında ,Konstantinos'un surları dışında kaldığından Khora yani 'kırsal alan' deniliyormuş.4.yüzyıl başlarında kutsal mezarlık alanı olarak kullanılırken sonraları manastıra ,kiliseye dönüşmüş, ilave pek çok yapısı zaman içinde yapılıp ,yıkılmış, yenileri yapılmış yıkılmış.Fatih İstanbul'u fethettiğinde bu manastır kilisesine dokunmamış.1511'de Sadrazam Atik Ali Paşa tarafından camiye çevrilmiş.Uzun süreler cami olarak ibadete açık kalan yapıyı devletimiz,1945 yılında bir Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye dönüştürmüş. İçindeki mozaik ve freskler alçılarla kaplandığından onlar yeniden restorasyonlarla gün yüzüne çıkartılmış .
Meryem'in hayatı bu mozaik ve fresklerle kronolojik olarak resmedilmiş.İsa'nın hayatı, mucizeleri ,gelmiş geçmiş peygamberler, melekler hepsi mozaiklerde ve fresklerde.Güzel görüntüler. O zamanlar insanlara bir takım olayları anlatmanın yolu olarak, resim  seçilmiş ve  günümüze kadar uzanmış bu mozaikler, freskolar bu tarihi anıt yapıyı daha çekici hale getirmiş.
Biz ziyarete gittiğimizde maalesef tadilat vardı. Büyük bir kısmı brandalarla kapatılmıştı.Çok eskilerden günümüze kadar  dayanmış böyle bir yapıyı korumak lazım tabii ki diyerek bloguma da bir kaç resim paylaşımı yapmak istedim,
Buyrun;







Haftanın her günü açık olan bir müze.
65 yaş üstü ücretsiz.
Bilet fiyatı;30 TL.
..                                                            -2-

Hangi şehrimiz burası ?











Şimdi yukarda sizlere birkaç fotoğraf yayınladım. Bir ilimizin
sokaklarının fotoğrafları. Her daim insanlara bir masal alemi izlenimi veren pozlarını sunan şehrimizin arka mahallelerinin yüzü.Yüzyıllarca öncesinden gelen tarihle ve insanla içiçe bir şehrimiz. Uğruna savaşlar verilmiş, elden ele dolaşmış,inançlar ,dinler bazen anlaşarak bazen mücadele ederek bu topraklarda varolmak için herşeyini ortaya koymuş. Medeniyetler gelmiş geçmiş.Halen pek çok kültürü bir arada içinde barındırıyor.Kaçanı göçeni ona sığınıyor.Taşı toprağı altın demişler.Belki gelecek olanlar için hala geçerli bir hayal. Kavuşanlar için kimine kabus kimine tatlı rüya  gibi yaşamlar sunuyor.Kocaman devasa kalabalık .Belki gelenler kendi yaşamlarını da getirmek istemişler,kopamamışlar geçmişlerinden, ondan bu hengame.Ne getirebilmişler kültürlerini ,ne buraya uyum sağlamışlar, arada derede yaşamlar kurulmuş.Yerli halkı belki toplasan bir avuç.Misafir misafir üzerine gelmiş,hiç biri birbirini istememiş gibi.Hatta artık kim ev sahibi o bile belli değil ,sanki kaçmış gitmiş evin sahibi.Bir başı boşluk bir kuralsızlık var gibi. Tarihi eserlerin bile çoğu bakımsız ,sahipsiz gibi duruyor  Neresi burası..
Yok canım İstanbul değildir ,
di mi.

Evet burada biraz serzenişte bulundum acı gerçekler böyle ama, İstanbul'da çok değerli, çok görülesi ,çok geçmişten gelen bir çok güzel yer de var. Gezerken farkındalığı boşverip sadece güzelliklere odaklanırsak ,teselli bulabileceğimiz pek çok manzara karşımıza çıkacaktır..
                                                                -1-

(gezi sırasında polyannacılık günümde değilmişim.)

Mart daha gelir gelmez kapıdan baktırdı..

Kar yağmak için Mart ayını beklemiş. Sabah kaltığımızda karşıdaki
gri binanın çatısını bembeyaz olmuş görünce şaşırdık.Sokaklar tutmamıştı
karı üzerinde ama gelen geçen araçların üzerleri beyazdı.Hafif , yumuşak
temiz bir beyaz tülbent serilmiş gibi evlerin damlarına.
Sedefadasındaki yeşil çam ormanlarının arasında serpiştirilmiş
evlerin de beyazlara büründüğü uzak olsa da seçilebiliyor.

Geçen AVM'de bir sergi vardı. Tam bu havalar göre.Örgü ile Masallar
mı öyle bir şeydi adı. Koskoca bir vosvosa örgüden kılıf örmüşler,
bir bisikleti örgü ile giydirmişler.Taburelere, koltuklara daha bir çok objeye örgü ile kılıflar yapmışlar.Bu karlı kışlı günlere pek yakışan ,sıcacık görüntülerdi.
Paylaşmadan edemedim.
 Vosvosun adı da Şükufe. Adı gibi pek bi tatlı:)


Mart ayı güzellikler getirsin hepimize..
Görüşmek üzere..

Hadi be oğlum..


 Ali ,küçük yaşta annesini kaybetmiş, ona hem analık hem babalık yapan
babası Haşmet Kaptan ile küçük bir sahil kasabasında yaşamaktadır.Geçimlerini kıt kanaat denizden sağlamakta, yine de huzurlu bir hayat yaşamaktadırlar.
Bir gün Ali ,tek gecelik yaşadığı bir ilişki sonrası baba olduğunu öğrenir.
Oğlu Efe'ye bakmak zorunda kalır.Önceleri çok zorlansa da Efe ve babası arasında çok güçlü bir bağ kurulur.
Hayatlarına bir melek misali yerleşen Efe'nin   doğuştan gelen
bir rahatsızlığı vardır. Etrafı ile hiç iletişim kurmaz.
Ali için zorlu bir hayat mücadelesi başlamıştır.Efe  için ellinden gelen çabayı göstermektedir.
Tüm kasaba halkı da Efe 'yi korur ,kollar.
Fakat Efe onları duymaz, bakmaz, konuşmaz.Ta ki bir gece ,bir müzik sesi kulağına çarpana kadar..

Biraz ağır bir film.
Bu kış gününde yazı anımsatan , çekim mekanları
o kadar güzel ki ,filmin hüzünlü hikayesi  rahat izleniyor.
Eski filmlerdeki gibi herkesin herkesle dost olduğu yardımsever komşuluk
ilişkilerinin  yaşatıldığı bir mahalle havasındaki kasaba(Kaş) gerçekten
bir özlem yaratıyor.
Baba oğul ilişkisi hem Haşmet kaptan ile oğlu ,hem Ali ile Efe arasında
duygusal yoğunluğu fazlasıyla yaşatacak şekilde güzel anlatılmış.
Ama arada sorular var, şu neden böyle bu neden böyle diyorsunuz?
Artık o da sizin hayal gücünüze bırakılmış.

Bilmiyorum benim mi ağlayasım vardı ,diyeceğim ama seyircilerin
çoğundan burun çekme sesleri gelmeye başlayınca anladım ki
pek çok seyreden gözyaşlarını yanaklarına doğru bırakıvermiş.
Acıklı,mutlu,hüzünlü,neşeli yani pek çok duygulu bir film.
Tavsiye ediyorum.
Seyredin..


Bir taş attım havaya ..

Yaşadığımız yeri elbette seviyorum, ne de olsa doğduğum yer.Uzun yıllardır buradayız.Sahilimiz ,bence tüm İstanbul sahillerinin arasında en güzellerinden biri hatta üst sıralarda denilebilir.Çünkü tam karşımızda Adalar var.
Eski yıllarda Kartal ,deniz ulaşımın en çok olduğu yerlerden biri idi. Benim küçüklüğümde Yalova-Kartal arasında kocaman arabalı vapurlar çalışır, karşıya geçişler meydandaki iskeleden yapılırdı. Sonra  bizim Kartal meydanından sahil yolu geçince,arabalı vapur iskelesi Eskihisar tarafına taşındı.
Ancak İDO'nun küçük bir iskelesi kaldı.Yalova'ya giden deniz otobüslerinin seyrek de olsa seferleri vardı.Biliyorsunuz İstanbul'un her yanı deniz ve ben deniz ulaşımının artmasından ,insanların püfür püfür iyot kokulu deniz havasını alarak seyahat etmesinden yanayım.
Neyse efendim bu bizim İDO iskelesi , sanırım bir yılı geçti, bir gün kapandı.
Aşağıdaki gibi de bir pano asıldı kapısına.
Bizim Bursa'ya gidip gelen bir öğrencimiz olduğundan bu iş bizi ilginlendirdi tabii ki. Yaşadığımız yerden Yalova'ya geçme imkanı varken, bu imkan yıllardır ilçeye hizmet olarak sunulmuşken, şimdi trafik olduğu saatlerde onbeş yirmi hatta daha uzun sürelerde gidilen Pendik'teki terminal kullanılacaktır.
(İskele yerine terminal kelimesinini kullanılmasıda tuhaf,iskele deyin liman deyin.
Terminal nedir? Otobüs terminali, uçak terminali  olur, Pendik terminali nedir?)
Neyse tadilat olacağı için ,yapılacaktır, diye bekledik. Aradan günler, aylar,
mevsimler geçti.
Tık yok.
Aynı tabela duruyor, içeride bir inşaattır, bir düzenlemedir ,hak getire.Yok.
Hatta simitçi tezgahı bile yan tarafta toz tuttu, öylece duruyor.
Bizim çocuk gelip gittikçe Pendik iskelesinden arabalı vapurla, pardon(hangi yüzyıldan kaldıysam) Pendik terminalinden ''hızlı feribotla'' gidip geliyor.
Geçen iskelenin hemen yanında çay bahçeleri var.Orada çay içicez,hava
pek güzel.İDO'nu önünden geçiyoruz.Baktık tabela hala duruyor.
Dur bir Belediye'ye soralım dedik, sosyal meydadan yazdığım mesaja Kartal Belediyesi hemen cevap verdi;
-Bizim konumuz değil, Beyaz Masa'ya iletin,bu konu ile İDO kurumsal ilgilileniyor.İDOKurumsal özel bir kurum, her kurum ayrı kanunlarla idare edilir,biz karışamayız vs.vs.
Pek şaşırdım!
Hemen ardından Beyaz Masa yazdı, sorumu dikkate almışlar;
-Konu İDOKurumsal ile ilgili..
Pek şaştım!
Hemen akabinde İDOKurumsal yazdı;
-Kartal iskele alanı İstanbul Büyük Şehir Belediyesinde onay aşamasında bulunan sahil düzenleme çalışmaları kapsamında yenilenecek.
Sahil düzenleme projesi, İBB Alt Yapı Projeler
müdürlüğünce yürütülmektedir.
Sonra en son Beyaz Masa yazdı,
-Konu İDOKurumsal ile ilgilidir vs. vs.
Bu cevaplarla anlayacağımızı anladık.

Bizim fincandaki kahve falında
 üç vakte kadar mı, beş vakte kadar mı bilmem ,
bu sahilde birşeyler olacağı çıktı.
Biz ne zaman deniz ulaşımı başlayacak derken,
bir de sahilimizi doldurup,
bizi denizlerden iyice uzaklaştırmayı düşündüklerini öğrendik.
Demek ki o zamana kadar da, 
bu  iskele ''terminal tadilatta ''tabela yazısı
aldatmacasıyla , kapalı kalacak..

(attığım taş suya düştü..)


okuma durumları..



ON BİR DAKİKA

Önce şöyle bir göz gezdireyim,nasılmış, diye başlayıp ,
hemencecik bitirdiğim bir kitap oldu On Bir Dakika. Paulo Coelho yine güzel bir hikayeyi
yine güzel bir dille anlatmış. Bir kadın dilinden, gönlünden, bedeninden anlatılmış bir aşk
yaşamı.Maria' nın Brezilya'da başlayan hiç beklemediği bir şekilde İsviçre'ye uzanan
hayatta kalma ve aşkı bulma mücadelesi.  Sonunda, hayatın ''onbirdakika''
lık bir olay etrafında döndüğüne inanan Maria isimli roman kahramanı ,gerçek hayatta
varolan bir kadının yaşam öyküsünden kurgulanmış.
Ne kadarı gerçek bilemeyiz. Ne de olsa yazarı bir erkek.
Cesur bir anlatım, güzel bir kitap.Tavsiye olunur.


KURT GÖLÜ
Tam bir polisiye roman.Heyecanlı bir roman ,
 katilin kim olduğunu baştan anlayamadığınız türden.
John Verdon 'un okuduğum ilk kitabı bu. Özellikle polisiye hikaye severler
tanıyordur belki ama ben yeni okudum, sardı beni.
Sanırım diğer romanlarını da okuyacağım .

Şimdilik bu kadar okuma yeter,
herkeslere şöyle güzeel ,keyifli bir pazar günü diliyorum...

Görüşürüz..

soy ağacı

E-Devlet uygulaması kapsamında başlatılan Alt-Üst soy bilgisi sorgulama
ile ilgili ilk haberleri izlediğimde şaşırdım. Doğrusu önce ne gerek var diye
düşündüm. Oysa halk gerek görmüş, bir talep patlaması yaşanmış ,sistem
yoğunluktan kitlenmişti bile.
Sonra yeniden açıldı diye haberler çıktı. Bizde soyadı kanunu bile 1935
yılında yürürlüğe girmişken, en fazla kaç yıllık çıkar ki soylar,
ondan öncesi kayıtlar nasıldı, var mıydı falan derken,
 bu kadar konu edince ,meraklandık.
Meraklı milyon kişi arasına girip sorgulama yaptık.
TC numaranız ve şifrenizle girdiğiniz E-Devlet uygulamasında
Alt-Üst Soy Bilgisi Sorgulama kısmına giriyorsunuz, hemen hemen
bir saat sonra telefona bir mesaj düşüyor.Sorgulama işleminiz
hazır , girip bakabilirsiniz diye.
Nüfus ve vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü Alt Üst Soy Belgesi
adı altında bir nevi nüfus kayıt örneği dökülüyor önünüze.
Bir tuhaf duygu.
Benim soyağacımda anne tarafımda beş kuşak öncesini ,
yani;
Annesinin, annesinin, annesinin, babasının ,babası
var..Doğum yılı;1837
Baba tarafım üç kuşak geride.
Babasının babasının babası..Doğum yılı;1866
 Birdenbire karşınıza çıkan büyükleriniz.
Doğum yılları, yerleri..
Bildiğiniz, hiç duymadığınız isimler.
Değişik bir tecrübe..

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...